Kaygı ve Varoluş | Şuayyip YÜCEL

tosca_instagram_suayyıp-01

28 Şubat -12 Mart 2018

“Heidegger’e göre ‘düşmüş’, dünyaya fırlatılmış insanın Varlık’a dönüşünü sağlayan tek bir temel ruh hali vardır:
O da kaygıdır (Angst). ”

Kaygı kelimesinin eski dilde kaygı; “Kadhgu’dur, yani katkıdır. İnsana bir katkıdır.” Yunancada kaygı: “‘Agkho’ fiiliyle ilgili, Latincede ‘Ango’ ya dönüşmüş: boğaza sıkıca bastırmak, boğazlamak, boğmak anlamlarına gelir.” Heidegger’e göre ise “Kaygı: Düşünülmeyen, duyulan bir haldir”.

Pico, “Tanrı’nın insanı, sırf nerede durduğunu bilmesi için evrenin merkezine yerleştirdiğini, böylece insanı ne tarafa döneceğine karar verme konusunda özgür bıraktığını söyler. İnsanın evrenin merkezi olduğunu söylemez, “insan her şeyin ölçüsüdür” der. İnsan evrenin ölçüsüdür, kaygı ise insanın en hassas ölçeğidir. Bu değer, insana Dünyaya gönderilmiş/atılmış olmakla biçilmiştir. Dünyaya gönderilmiş/atılmış olmak kaygıyı doğurur, yani insanı meydana getirir. Heidegger’e göre “…‘düşmüş’, dünyaya fırlatılmış insanın Varlık’a dönüşünü sağlayan tek bir temel ruh hali vardır: O da kaygıdır (Angst)”. Sanatçı ise bu atılmışlığı kabullenemez ve gönderildiği/atıldığı yerin kaynağını (Kendi özünü) arar. İnsanlık tarihindeki bu kaynak arayışı sanat, mitoloji ve felsefe alanlarının oluşmasını sağlamıştır. Bunların en eskisi yani insanla yaşıt olanı sanat alanıdır.

Sanat bizi gerçek kaygıyla yüzleştirir. Burada, kaygı kavramının her zaman dilimizden düşmeyen kullanımını açıklamakta yarar vardır. İçinde hiçliği barındırmayan kaygı bireyi yaşama yapıştırır. Bu tür kaygıyı barındıran insanı Kierkegaard şöyle tarif eder; “Bir ben’i olduğunun farkında olmayan umutsuz kişi (bu gerçek bir umutsuzluk değildir)”. ‘Ben’i kaplayan gerçek kaygı, gündelik yaşamsal kurgulardan bireyi sıyırıp alır. Bu kurgular yerine maddenin özündeki hakikati kavramaya yönlendirir. Sanatçılar, bu hakikati doğada ararken, iç dünyasındaki çatışmalardan aldığı güçle görünümün biçimini bozar. Ona kendi biçimini verir. Diğer bir deyişle, Ali Şeraiti’nin söylediği gibi “Bizi sanat yapmaya zorlayan şey varolandan kaçış duygusudur”.

Burada olmak ve sonlu olmanın bilinci, bireye sıkışmışlık duygusunu aşılar. Kaygı sürekli hazır halde bekler. Ne zaman birey gözünü kendi iç âlemine çevirirse, bu bekleyiş fark edilir ve gidilecek anlamlı bir yol aranır. Fakat, düşünen bireyin kendisinden başka gidecek yeri yoktur. Burada sanat devreye girer. Sanat kaygıdan beslenir, bireyi öğretilerin ötesine geçirir. Estetik-etik düşünce ve eylemle, gönderilmişliğine/atılmışlığına karşı savunma donanımı sağlayan insan hiç olmadığı kadar özgürdür ve kendidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir